OTOBÜS FİLMİ FULL İZLE il il nufus



Hürriyet, halen 28 Şubat özlemi mi çekiyor?

14/1/2008 · Kategori: clicklook

Hürriyet, halen 28 Şubat özlemi mi çekiyor?
Bugün, 21:01

Dinç Bilgin 28 Şubat sürecinde yaptıklarını

 (utanarak) itiraf ededursun, Hürriyet gazetesinin

 2007 yılında 28 Şubat özlemi çeken bir manşeti

 ortaya çıktı;
üstelik taşrada ayrı baskı, şehirde

 ayrı... Zaten, halen yayın yönetmenliğini yürüten kişi,

 28 Şubat'a yaptığı katkılardan ötürü pişmanlık

 duymadığını defalarca söylemişti.

17 Ocak'ta Hürriyet'in taşra baskısının manşeti “Aman


Sincan Sanmayın” şeklindeydi! Hürriyet bu


“kumpas haber”in manşetini (fazla açık


verdiklerini düşündüklerinden olsa gerek) şehir


baskılarında “Askerin Hassasiyeti” diye


değiştirmişti!




Konuyu köşesine taşıyan Yeni Şafak yazarı

 Tamer Korkmaz'ın bugünkü yazısı şöyle...

Sincan-EMASYA Hattı!

28 Şubat sürecinde Egemen Medya'yı yönetenlerle Genelkurmay'ın rolleri birbirine karışmıştı…


Tankların yerini öğrendiği an


“Zırhlı Birlikler Komutanı”na dönüşen Org. Zafer Mutlu, hükümeti devirmek için “Saldırın!”


emri veriyor; Çevik Bir ve Erol Özkasnak gibi


“darbeci generaller”


ise Sabah, Hürriyet ve Milliyet'e manşet yazdırıyordu!



Üst düzey komutanlar, bir yandan bu gazetelere röportaj verip hükümete tank gösteriyorlar; diğer yandan da gazete yöneticilerine telefon edip nasıl manşet atmaları gerektiğine varıncaya kadar yayınlara müdahale ediyorlardı…



Mesela, Çankaya'daki Susurluk Zirvesi'nden


sonra Hürriyet -dönemin başbakanı Erbakan'ın


Köşk'te sarf ettiği


“Susurluk'ta askerler de vardı”


cümlesini manşet yapmıştı…



Komutanların bu yayından rahatsızlık duyduklarını söylemeye gerek var mı?



Beş üst düzey komutan, Hürriyet'in


“28 Şubat fanatiği”


yayın yönetmeni E.Ö.'yü ayrı ayrı telefonla arayarak ertesi gün tam tersi bir manşet atmasını sağlamışlardı!



Kuşkusuz 28 Şubat'taki Medya Cinayetleri'nde Sabah'tan çok daha hızlı silah çeken “esas kovboy” Hürriyet'ti…



Hürriyet, “Devlet Gazetesi” sıfatıyla “Gizli İktidar”ın en kıymetli tetikçisiydi…



Son iki yıldır “Gizli İktidar/Statüko” artık egemenliğini yitirmiş durumda: Ama elbette Hürriyet (Doğan Gurubu) aynı fonksiyonunu santimetre karesine kadar icra ediyor…



Bundan neredeyse tam bir yıl önce -17 Ocak 2007'de- Hürriyet'in manşetinden yaptığı tuhaf bir “28 Şubat Numarası”na tanık olmuştuk…



Sözünü ettiğim yayın Hürriyet'in –artık tamamen kaybetmiş bulunan- 28 Şubat'çı çizgiye ne kadar bağlı olduğunu da çok iyi örnekliyordu…



17 Ocak'ta Hürriyet'in taşra baskısının manşeti


“Aman Sincan Sanmayın”


şeklindeydi!

Manşetin duyurduğu haber şöyleydi:


“Toplumsal bir hareket halinde kendiliğinden devreye giren askeri birlik olarak 1997'de kurulan EMASYA (Emniyet Asayiş Yardımlaşma) birimi meydana çıkmaya hazırlanıyor…



İstanbul'da Birinci Ordu Komutanlığı'nın emrinde bulunan 52'ci tümen bünyesindeki EMASYA birliği tatbikat hazırlıklarına başladı…



Tatbikatı, gösteri ve mitinglerin en önemli adresi olan Çağlayan Meydanı'nda yapmayı planlayan komuta kademesi, tanklı toplu birliklerin medyaya yansımasından ve görüntülerin yanlış anlaşılmasından endişe ettiği için hukukçulardan görüş alıyor…”



Hürriyet bu “kumpas haber”in manşetini (fazla açık verdiklerini düşündüklerinden olsa gerek) şehir baskılarında “Askerin Hassasiyeti” diye değiştirmişti!



Gazete “Aman Sincan sanmayın” derken aslında kasten “Sincan'daki tankları” hatırlatıyordu!



Birinci Ordu Komutanı, Hürriyet'i anında yalanlamış ancak gazete bu yalanlamaya kulak dahi asmamıştı: Hürriyet'in bu bilgileri “başka bir askeri kaynak”tan aldığı belliydi…



Haberde adı geçen EMASYA yapılanması 28 Şubat şartlarında oluşturulmuş; malum süreçteki operasyonların omurgası olmuş bir mekanizmaydı…



Hürriyet'in haberinde “Çağlayan Meydanı'ndan tanklar geçerse sakın ha yanlış anlamayın” deniyordu: Oysa, böyle bir durumda tankların oradan geçmesinin tek bir anlamı olur, -o da darbedir!



“28 Şubat'ın kaybedenlerine dahil” bazıları yeni bir Sincan düşlüyorlardı; Hürriyet de Çağlayan'da tankların yürüme ihtimalini seviyordu! O manşetle -kamuoyuna “tanklar yürürse kötü bir niyet yoktur” anlamına gelen bir yanılsama yaptırtmak istediler; “yürümesi muhtemel tankları” sempatik göstermeye çalıştılar!



Sonuçta elbette EMASYA'nın Sincan'vari tankları yürümedi:


Çünkü artık devir değişmiş, darbeler dönemi kapanmıştı.




Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

İsmet Berkan 10 bin dolar o kadar uzak olmayabilir.

14/1/2008 · Kategori: clicklook


İsmet Berkan 10 bin dolar o kadar uzak olmayabilir



14/01/2008 (3657 kişi okudu)


Cumartesi günü bu köşede çıkan, 'Bu planla take-off kolay değil' yazısına bir dostumdan küçük bir itiraz geldi.
Yazıda, hükümetin 2011'deki dönem sonu için kişi başına geliri 10 bin doların üzerine çıkarma hedefi koyduğunu söylemiş, bunun bugünkü
488 milyar dolarlık Gayri Safi Milli Hasıla rakamının 720-750 milyar dolara çıkması anlamına geleceğini belirtip, hedefi yakalamanın kolay olmadığını öne sürmüştüm.
Dostum, bu yıl Türkiye İstatistik Kurumu'nun GSMH hesaplama yönteminde Avrupa Birliği İstatistik Kurumu ile uyumlu olmak için AB standardına geçeceğini ve AB tanımlı GSMH hesaplarının da bugünkü hesaplara
göre yüzde 25-30 arasında daha yüksek çıkmasının beklendiğini hatırlattı.
Eğer gerçekten yeni hesapla bugünkünden yüzde 25-30 daha zengin çıkarsak, zaten şu anda bile en azından 600-620 milyar dolarlık bir ekonomiyiz demektir, o zaman da 10 bin dolar hedefine eskisine göre daha yakınız yani.
***
Türk ekonomisinin 2001 krizinden itibaren kaydettiği ilerlemeyi küçümseyenlerden veya Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının gerçekte hiçbir şey yapmadığını iddia edenlerden değilim.
Fikri manada taş üstüne taş koymasanız dahi salt iyi yönetimin bile Türkiye'de ne büyük bir fark yarattığının kanıtı son beş yılın Türkiye'si. Kaldı ki AKP'nin taş üstüne taş koyduğunu da biliyoruz.
Ancak yine de, çok kötü yönetilen, akıl dışı harcamaları olan bir Türkiye'yi devralıp ülkeyi düzgün yönetip akıl dışılıkları mantıklı
hale soktuğunuzda, üstüne de iyi fikirlerle doğru zamanlarda doğru işleri yaptığınızda ekonomiyi 180 milyar dolardan alıp 488 milyar dolara getirebiliyorsunuz.
Yapılan işi küçümsemiyor, kolay bir iş olduğunu söylemiyorum. Tek söylemeye çalıştığım şey şu: Ekonomiyi 180'den 488'e getirmek, 488'den 700'e getirmekten daha kolay.
İlk bakışta saçma gibi gözükebilir: Alıp ekonomiyi iki kattan fazla büyütüyorsunuz, buna 'kolay' diyorum, ama aynı ekonomiyi yüzde
50 büyütmenin 'zor' olduğunu iddia ediyorum.
Aynen enflasyondaki gibi: Yüzde 30'lardan alıp yüzde 10'un altına indirmek görece kolayken, yüzde 10'un altından alıp yüzde 4'e indirmek çok daha zor.
Neden böyle? İki durum için de aynı gerekçeler geçerli. Enflasyonu tek haneli hale getirmek için mali disipline uymak ve iyi yönetim yeterli. Ekonomiyi 180 milyar dolardan 488'e getirmek için de mali disiplin, iyi yönetim ve Avrupa Birliği ile müzakereleri başlatmak yeterli.
Ama enflasyonu yüzde 8'den yüzde 4'e indirmek, ekonomiyi 488'den 700 milyar dolara getirmek için daha önce saydığım faktörler gerek şart olmakla birlikte yeterli değil, onların üstüne bir şeyler daha koymak gerekiyor.
O bir şeylerin ne olduğu da belli: Verimliliği artıracak, rekabetin önündeki engelleri kaldıracak bir şeyler... Peki bu nasıl sağlanacak? İşte onu hükümet bilecek, hükümet bütün topluma yön gösterecek,
hükümet hepimizde geleceğe ilişkin olumlu beklentiler yaratacak, hükümet hükümet hükümet...
'Acil eylem planı'nın bu işe yaramasını bekliyorduk. Maalesef yaramadı.
Hâlâ bekliyoruz.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

'Petrol bağımlılığı'ndan kurtulabilmek mümkün mü?

14/1/2008 · Kategori: clicklook


Günün Sözü
Gençlikte sevmek için yaşarız, yaş ilerledikçe yaşamayı severiz.
Saint Euremond

Tarihte Bugün

Takvimler 14 ocak tarihini gösterdiği zaman

...
1926 yılında,
Borçlanma Kanunu TBMM'de kabul edildi.

1938 yılında,
Türkiye-Irak-İran-Afganistan arasında aktedilen Sadabat Paktı, TBMM'de onaylandı.


'Petrol bağımlılığı'ndan kurtulabilmek mümkün mü?

'Petrol bağımlılığı'ndan kurtulabilmek mümkün mü?
Türkiye yenilenebilir enerji konusundaki coğrafi avantajlarını kullanarak uzman bir ülke konumuna erişebilir, bölge ülkelerine enerji ihracatı yapabilir. Bugüne kadar maalesef ülkemizde sularımız boşa aktı, rüzgârımız boşa esti, güneş her gün doğdu ve battı, yeterince değerlendirilemedi.


14/01/2008 (961 kişi okudu)



CENK SİDAR



2 Ocak 2008 günü hampetrol varil fiyatı 100 ABD Doları eşiğini geçerek tarihi bir seviyeye ulaştı. Enflasyon oranına uyarlanmış petrol fiyat tablolarını incelediğimizde petrol fiyatında bugüne kadarki en yüksek değerin 1980 yılının Nisan ayında 99.4 ABD doları olduğunu görüyoruz. Son artışın küresel piyasalara etkileri olduğu kadar, bir petrol ithalatçısı olan Türkiye açısından da önemli neticeleri mevcut. Türkiye ekonomisinin petrolde dışa bağımlı olması ülkemizin ekonomik geleceğini önemli ölçüde tehdit ediyor.
Dolar bazlı yaptığımız petrol alımının, Amerikan Doları-YTL paritesindeki dalgalanmalar ve artış eğiliminde olan küresel petrol fiyatları nedeniyle ekonomimize aşıladığı belirsizlik, belki de bugün ülkemiz için en önemli güvenlik tehditlerinden bir tanesi. Örnek vermek gerekirse, petrol fiyatlarındaki 1 dolarlık fiyat artışı milli ekonomimize 175 milyon dolarlık ekstra yük getiriyor. Petrol bağımlılığımızı sıfıra indirmemiz mümkün olmasa da bağımlılığı kabul edilebilir asgari bir seviyeye çekme hedefini gerçekleştirebiliriz. Bu yazıda öncelikle ham petrol fiyatlarındaki artışın ekonomik ve finansal nedenlerini daha sonra ise cari küresel sonuçlarını inceleyeceğim. Daha sonra ise bu bağımlılıktan kurtulmak için Türkiye'nin nasıl bir milli strateji izlemesi gerektiğini tartışacağım.

Arz-talep dengesi
Her emtiada olduğu gibi ham petrol fiyatlamasında da arz-talep dengesi en temel belirleyici. Öncelikle terazinin arz ayağına bakalım. Dünyadaki mevcut petrol rezervleri konusunda kesin bilgilere sahip değiliz. Buna karşın bu kaynakların orta ve uzun vadede bir gün mutlaka tükeneceğini biliyoruz. Petrol arzı çok önemli teknolojik ilerlemeler ve önemli rezerv keşifleri olmadığı sürece bir zirve noktasına ulaşıp düşmeye başlayacak. Arz sadece rakamsal değil aynı zamanda siyasi faktörlerle de yakından ilgili. Bugün dünyaya baktığımızda, petrol üreticisi ülkelerdeki siyasi, ekonomik ve güvenlik problemlerin artarak devam ettiğini, dünyanın kaynayan Ortadoğu bölgesinde kalıcı bir çözümün siyasal ufukta görülmediği, bilakis dünyanın Ortadoğulaştığı bir manzara ile karşılaşıyoruz. Talep ise artmaya devam ediyor. Ülkelerin sosyoekonomik seviyeleri yükseldikçe hem sanayileşmede, hem ısınmada, hem de taşımada
tüketilen petrol miktarı artıyor. Arz ve talep arasında açılan makas bu seviyeye ulaşılmasında en temel sebep.
Tek başına bu temel ekonomik analiz bu yüksek seviyeyi açıklayamıyor. Petrol varil fiyatının bu seviyeye gelmesinin ikinci önemli nedeni ise arz-talep dengesizliğinin yarattığı belirsizlikten yararlanan finansal spekülatif hareketler. Petrol arzındaki belirsizlik spekülatif kazançların önünü açıyor. Sıfır-toplamlı petrol ekonomisinde petrol fiyatlarındaki artış, tüketici konumundaki ülkelere zarar verdiği kadar, üretici durumundaki ülkelere de önemli kazançlar sağlıyor. OPEC ülkelerinin toplam petrol geliri 2002 yılında 199 milyar dolardan 2007 yılında 700 milyar dolara çıktı. Üç kattan fazla olan bu artış bu ülkelere önemli faydalar sağladı. Bu ülkelere ve petrol şirketlerine yatırım yapan 'Hedge Fund'ların da bu spekülatif hareketlerin arkasında olduğu varsayılabilir. Örnek olarak son bir ay içerisinde Türkiye'nin Kuzey Irak'a düzenlediği hava operasyonu, Nijerya'daki kanlı olaylar, Pakistan'da Benazir Butto'nun suikasta kurban gitmesi ve en son Kenya'daki seçim krizi sonucunda yaşanan vahşet, dönemlik artışların sebepleri olarak gösterilse de bu artışın asıl nedeni bu olaylar sonucunda yaşanan belirsizlik ortamının piyasaya egemen olması, bunun da spekülatörler tarafından kendi çıkarları doğrultusunda manipüle edilmesidir. Son bir etken olarak da ABD ekonomisinin 2007 yılında yaşadığı ev ve kredi piyasaları krizinden beslenen düşük dolar gösterilebilir. Bugün yatırım dünyasında altın ve petrol hâlâ en güvenli yatırım unsurları olarak görünüyor.
Bu fiyat artışının etkileri sadece ekonomide değil uluslararası ilişkilerde de çok yakından görülüyor. Rusya son 10 yılda artan petrol fiyatları sayesinde tekrar eski günlerine dönme hayalini gerçekleştirmeye çok yaklaştı. 1998 yılında ekonomisi tamamen çökmüş durumda olan Rusya, 2008 yılında dolar rezervlerinde tam 440 milyar dolar ve stabilizasyon fonunda 180 milyar dolar bulundurarak 100 dolar seviyesinin tadını çıkarıyor. Artan petrol fiyatları sayesinde hazinesi para dolan Rusya halkının da refah seviyesinin arttığı bu dönemde yönetimde olan Putin, antidemokratik hükümet anlayışını temelden güçlendirerek Rusya'nın gelecek 10 yılını ipotek altına aldı. Rusya ekonomik olarak güçlenerek, yeniden güçler dengesi sisteminin önemli bir aktörü durumuna geliyor.
Bunun ileride yeni bir kutuplaşmaya yol açıp açmayacağı artık ABD'de ciddi bir tartışma konusu haline geldi. Kaybedenler tarafına baktığımız zaman ise tüketicileri görüyoruz. Türkiye fiyat artışından zarar gören ülkelerin en başında geliyor. Yıllık yüzde 7 oranında olan enerji talep artışı ve yükselen fiyatlar Türkiye'nin enerji faturasını her geçen gün daha da
artırarak, ekonomimizin geleceğini ciddi bir risk altına alıyor. Son gelişmeleri bir uyarı olarak kabul ederek, Türkiye'nin bir an önce petrol-bağımlı ekonomik düzenden sıyrılması bir şart.

Türkiye ve gelecek
Enerji konusunda Türkiye'nin geliştireceği politikalar, Türkiye'nin kaderini 21. yüzyılda derinden etkileyecek. Fiyat dalgalanmalarından bu denli etkilenmemek için Türkiye ne yapabilir? Türkiye Cumhuriyeti, ABD'nin yaptığı gibi, ulusal stratejik petrol rezervi oluşturarak, enerji fiyatlarındaki kısa dönem dalgalanmalarının etkilerini minimize edebilir. ABD, Meksika Körfezi'nde 1973 petrol krizinden sonra dünyanın en büyük petrol rezervini kurdu. Bugün 1 milyar varil kapasitesi ile bu rezerv ABD için önemli bir savunma görevi görüyor. Türkiye böyle bir rezervi ülkenin enerji merkezi haline gelen Ceyhan'da kurabilir. Yıllık tüketimin yüzde 13'ünün üzerinde yapılacak petrol ithalatı bu stratejik rezervde tutularak, bir güvenlik tamponu yaratılabilir. Bu da her sene sonunda, Türkiye'ye herhangi bir kesinti zamanında kullanılabilecek bir aylık bir tüketim kapasitesi sağlar. Bu, ülke bütçesine kısa dönemde bir yük yaratacak olsa da artık düşmesi beklenmeyen petrol fiyatlarını göz önüne alırsak, orta ve uzun vadede kârlı bir yatırım olacaktır. Bu rezervin idaresi Milli Güvenlik Kurulu'na (MGK) verilerek, ulusal güvenliğimiz petrol kısıntıları durumunda garanti altına alınabilir.
Atılması gereken bir diğer adım ise güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi, hidro-elektrik ve ethanol gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek. Türkiye'nin elektrik ihtiyacını karşılayabilmesi için önümüzdeki 10 yılda bu alanda ciddi yatırımlar yapması gerekiyor. Yerli ve yabancı yatırımcılar için yenilenebilir enerji, vergi ve yatırım kolaylıkları ile teşvik edilmeli. Bu, hem Türkiye'nin sırtına binen petrol maliyetini hafifletecek, hem de karbondioksit emisyonunu azaltarak çevresel kirliliği ve küresel ısınmayı önleyecektir. Petrol ve doğalgazda çoktan treni kaçırmış olabiliriz. Türkiye yenilenebilir enerji konusundaki coğrafi avantajlarını kullanarak bu alanda bir uzman ülke konumuna erişebilir, bölge ülkelerine enerji ihracatı yapabilir. Bugüne kadar maalesef ülkemizde sularımız boşa akmış, rüzgârımız boşa esmiş, güneş her gün doğmuş ve batmış, yeterince değerlendirilememiştir. Yıllardır yenilenebilir enerji alanında yatırımları erteleyerek hükümetlerimiz ciddi bir ihmal yaptı. Artık hem ekonomimizi hem de güvenliğimizi tehdit eden değişken petrol bağımlılığından kurtulmamız şart.

Cenk Sidar: Enerji uzmanı, Johns Hopkins üniversitesi, Washington DC, ABD


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Bush'un uzmanlık alanı savaşla sınırlı

14/1/2008 · Kategori: clicklook

Bush'un uzmanlık alanı savaşla sınırlı

Bush'un uzmanlık alanı savaşla sınırlı
Bush'un Ortadoğu ziyaretinin asıl amacı, İran'a karşı ortak cephe


oluşturmak. Körfez'de yaşayan halklar, rejimleri kendilerini İran'la


savaşa sürüklerse neler yaşanacağını ve servetlerinin nereye gideceğini sorgulamalı


14/01/2008 (356 kişi okudu)


ABDULBARİ ATWAN


George W. Bush'un Arap bölgesine yapmakta olduğu gezinin ve hedeflerin yapısı, ABD başkanının ayağını Tel Aviv havaalanına bastığı ilk anda belli oldu. Zira Bush, İsrail'in Yahudi kimliğini ve ABD'nin bu devleti koruma kararlılığını teyit ederek İsrail-Filistin sorununa bakışını netleştirdi;
İran'ın bölge için tehlike oluşturduğunu ve nükleer emelleri karşısında her seçeneğin masada olduğunu ifade ederek ABD'nin muhtemel askeri adımlarını açıkça belirledi.
Bush'un İsrail Başbakanı Ehud Olmert'ten işgal altındaki Batı Şeria'daki yasadışı yerleşim birimlerini kaldırmasını talep ettiği doğru. Ancak, barış yönünde adım atmayı, İsrai'in yerleşim birimlerine Gazze'den yapılan füze saldırılarının durdurulmasıyla bağlantılı kılarak topu Filistin sahasına attı.
Bush'un bu konuya dair sorumluluğu Ramallah'taki Filistin Yönetimi'ne vermesiyse ironik. Başkan Mahmud Abbas'ın kendi hükümetinin kontrolü dışındaki bir bölgeden fırlatılan füzeleri nasıl durduracağını, Ramallah'ı İsraillilerin onayının yokluğunda terk etmekten veya oraya bir çocuğu bile sokmaktan aciz olduğu halde nasıl başarı elde edeceğini bilemiyoruz doğrusu. Üstelik, silahlarına, suikastlara, müdahalelere ve toplu yaptırımlara rağmen İsrail bu füzeleri durdurmakta başarısız olmuşken...

Irak öncesi yalanları hatırlatıyorlar...
Yasal ve yasal olmayan yerleşimlerin kaldırılması, füzelerin fırlatılmasından önce de var olan bir konuydu. Aynı şey Batı Şeria'daki 600 barikatla ve işgal zindanlarındaki 11 bin Filistinli esirle ilgili de söylenebilir. Bu sorunların füzelerin durdurulmasıyla ilişkilendirilmesi en çirkin şantaj ve küstahlıklardan biri.
Bush bölgeye barış getirmek ve Filistin sorununu çözmek için gitmedi. Yoksa bu meseleyi görev süresinin son yılına bırakmazdı. Bush bölgeye, yeni bir savaş için rolleri dağıtmak ve hazırlıkları tamamlamak için gitti. Zira bu adam savaş çıkarmaktan başka bir şey bilmiyor ve uzmanlık alanı da Irak, Afganistan ve yakında İran'da gerçekleşeceği gibi ülkeleri bölmek, yüz binlerce hatta milyonlarca masum insanı öldürmekle sınırlı.
Bush'un Tel Aviv'de Amerikalıları İran'dan korumaya çalışacağına dair söyledikleri ve İran'ı ABD gemilerine saldırması durumunda vahim sonuçlarla tehdit etmesi nasıl haklı çıkarılabilir? Zira İran ABD'ye ulaşacak füzelere sahip değil ve 11 Eylül olaylarında hiçbir rolü yoktu.
İran'la ağız dalaşına giren, saldırma gerekçesi arayan bizzat ABD. Irak'a saldırmak için kullandığı kitle imha silahları gerekçesinin yalan olduğu ortaya çıktı. Bush'un her savaşında sağ kolu olan eski Britanya Başbakanı Tony Blair, Saddam'ın kitle imha silahlarını 45 dakikadan kısa sürede kullanılabilir hale getirme gücü olduğunu uydurdu. Onun yalanını, konunun doğruluğundan şüphe eden medya organlarına yönelik korkutmalarını gözler önüne sermeliyiz.
Irak'a yönelik saldırılarını haklı çıkarmak için kitle imha silahları ve Irak'ın Nijerya'dan zenginleştirilmiş uranyum satın aldığı yalanını uyduranlar, İran'ı vurmak için de yeni yalanlar üretmekte tereddüt etmez. Bunların sonuncusu da, Körfez'deki İran botlarının dev Amerikan savaş gemileriyle dalaştığına dair hikâye olabilir. Bush Körfez'deki İran botlarının varlığını tahrik olarak değerlendiriyor
ama 150'den fazla Amerikan savaş gemisinin ve 200 bin ABD askerinin varlığında tahrik görmüyor. Bu, terördür.
Bölgede savaş istemiyoruz. Irak'ta 1.5 milyon Arap öldü ve bir o kadarını veya daha çoğunu gerek bombalama sonucu, gerekse de Körfez'e nükleer sızdırma yaşanması durumunda kaybetmek istemiyoruz. ABD, Irak rejimini düşürdü ancak ülkeyi kontrol edemedi ve 200 bin işgal askerinin varlığına rağmen Musul, Basra Anbar bir yana başkent Bağdat'ın güvenliğini sağlamaktan aciz kaldı.
Amerikalılar canlarını kurtarmak için kaçan bir grup Iraklının dönüşü nedeniyle dans ediyor, direniş saldırılarının azalmasını kutluyor ve sorunun bu insanları 'özgürleştirilmiş' ve 'demokratik' ülkelerini terk etmeye iten etkenlerde olduğunu unutuyor.

Bush İran'ı da kontrol edemeyecek
Bush İran'ı da kontrol edemeyecek, ülkeyi ve yönetimini tamamen yıkılmış, sonu gelmez savaşlara batmış halde bırakacak. Tüm bunlar Yahudi devletini korumak, Müslümanlara yönelik din temelli kini açığa çıkarmak için. Bir ay önce resmen Katolik olan Blair, meşhur bir televizyon programında dini inançlarının siyasi kararlarını etkilediğini itiraf etti.
Körfez'deki halklar, rejimleri kendilerini İran'la savaşa sürüklerse neler yaşanacağını ve servetlerinin nereye gideceğini sormalı. Sanayiye, inşaat projelerine borsa ve senetlere yatırdıkları milyarlar, ilk İran veya ABD füzesiyle birlikte toprağa gömülür.


(Londra'da Arapça yayımlanan Kuds ül Arabi gazetesi, genel yayın yönetmeni, 10 Ocak 2008)

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Amerikalıların kafası fena karıştı.

14/1/2008 · Kategori: clicklook

Amerikalıların kafası fena karıştı.

Amerikalıların kafası fena karıştı
ABD'de başkan adaylarını belirleyecek önseçimlerden şimdiye dek


çıkan en sağlam ders, her şeyin muallakta olduğu.


Çoğu Demokrat'ın değişim isteği Obama'yla örtüşüyor ama


Hillary'nin sahip olduğu deneyim de önemli.


İktidarın yıpranmışlığını taşıyan Cumhuriyetçilerin işi daha da zor.



14/01/2008 (782 kişi okudu)



Denildiği gibi bir hafta Britanya siyasetinde uzun bir süreyse, beş gün Amerika'da sonsuzluğa bedel olabiliyor. Başkan adayını belirleme sezonunun başlangıcını teşkil eden 3 Ocak günü, Barack Obama Iowa eyaletindeki Demokrat Partili delegelerin kullandığı 220 bin oy içinde Hillary Clinton'dan yaklaşık 17 bin oy fazla aldı. Bu, binlerce başyazının kaleme alınmasına yol açan bir sonuçtu; karizmatik siyahi genç senatör, Jack Kennedy, Martin Luther King ve hatta Ronald Reagan'la kıyaslandı. Fransa'nın Liberation gazetesi Obama'yı, 'ABD'nin dünyadaki imajını düzeltecek' adam olarak selamladı. Başkanlık bir yana, adaylık bile Obama'ya seçimle değil de, küresel alkış tufanıyla atfedilmiş gibiydi.

Obama daha fazlasını anlatmalı
8 Ocak'taysa kendisi için yenilgi öngören anket şirketlerine sürpriz yapan Clinton, New Hampshire'ı daha küçük bir farkla (yaklaşık 7 bin 500 oyla) kazanınca geri dönüş yaptı. Birdenbire artık umuda karşı deneyimin zaferinden, Clinton buldozerinin ezici zaferinden, ailesinin istisnai hikâyesinin bir sonraki bölümünden bahsedilir oldu. Cumhuriyetçiler de daha dramatik bir yalpalama izlenimi sunuyor; İncil'i elinden düşürmeyen Mike Huckabee (yeni bir yüz ve dinci sağın gücü hakkında bir sürü lafa yol açacak şekilde) Iowa'da kazanırken, John McCain de (herkesin artık deneyim ve bağımsızlığın erdemini selamlamasına sebep olacak biçimde) New Hampshire'da galip geldi, Rudy Guiliani ise 5 Şubat'taki 'Süper Salı'da oy kullanacak büyük eyaletlerde önde gitmeyi sürdürüyor.
Aslında bu mücadeleden çıkan tek sağlam ders bunun akışkan bir mevzu olduğu. Her şey muallakta. Bu durum sadece bunun Amerika'da 1928'den beri en ucu açık seçim (görevdeki bir başkanın veya başkan yardımcısının yarışmadığı en son tarih buydu) olmasından değil, Amerikalıların gerçekten ne istediğini bilmemesinden de kaynaklanıyor. Elbette umutsuzca 'değişim' istiyorlar; ekonomi sendelerken, siyaset kilitlenmişken, gençler Irak'ta ölürken ve Bush yönetimi vurdumduymaz bir kifayetsizlik içindeyken çok sayıda Amerikalı uzun süredir ülkelerinin yanlış yolda seyrettiğini düşünüyor. Ama nasıl bir değişim gerekiyor? Ayrıca bunu kim sağlayabilir?
Bunun cevabı Obama'nın söz konusu ihtiyacı karşılamaya en yakın kişi gibi görünmeyi (gerçi bunu birkaç günlüğüne becerdi) ne derece başarabildiğine bakar. Clinton'ınkinden farklı olarak onu çekici kılan göz alıcı iyimserliği. Kendisini 'umut taciri' diye nitelendiriyor ve hiç de haksız sayılmayacak biçimde ülke bildik 'Bush-Clinton' tarzı hizipçi siyasete saplanırsa değişimin gerçekleşemeyeceğini öne sürüyor. Bölünmüş ve homurdanan Amerika'nın umutları pek çok yönden kabiliyetli, uzlaşmacı ve zaferde olduğu kadar yenilgide de parlak nutuklar atabilen Obama'yla örtüşüyor.
Buna karşılık New Hampshire'daki Demokratlar biraz daha fazlasını talep ederken (Obama burayı da kazansa kesinlikle durdurulamaz olacaktı) muhtemelen haklıydı. Obama'nın başkanlığı elbette Amerika'nın en derin yaralarından ikisini kapatacaktır; siyah olmasıyla, özellikle de yönetimde siyahi siyasetçi gibi hareket etmemesiyle ABD siyasetindeki ırk dikenini çıkarır, diğer yandan genç olmasıyla da Vietnam'ın liberaller ve muhafazakârlar arasına soktuğu, 1960'lardan kalma bölünmüşlüğün zehirli mirasının ötesine geçer.
Daha başka konularsa hep sorunlu bir görüntü vermekte. Obama sırf siyah olduğundan ve küçük bir çocukken altı yıl Müslüman bir ülke olan Endonezya'da yaşadığından Amerika'nın imajını gerçekten bu kadar kolayca değiştirebilir mi? Seçilirse kahraman gibi karşılanacak ama bir sonraki başkan kim olursa olsun, sadece George W. Bush olmadığı ve Irak'ı böyle eline yüzüne bulaştırmadığı için aynı muameleyi görecektir. Bunun yanında Amerika sözleriyle değil eylemleriyle yargılanacak. Bu noktada Obama Irak'ta işgali bitirme ihtiyacıyla Ortadoğu'nun göbeğindeki iktidar boşluğunun yol açacağı felaketten kaçınma gereği arasında uzlaşmayı sağlayabileceğine dair belirgin bir işaret vermedi. New Hampshire'daki pek çok seçmen bu yüzden bize daha fazlasını anlat deyip, onun kesin adaylığının önüne geçerek doğruyu yapıyordu.

Çekirdek Demokratlar Hillary'ci
Hep sadece 'değişim'den bahsetmenin ötesinde Clinton'ın da yapması gerekenler var. Her şey bir yana New Hampshire Clinton'cıların kalesi ve orada da kaybetseydi 19 Ocak'ta Nevada'daki seçimde ve özellikle de Demokrat delegelerin yaklaşık yarısının siyah olduğu Güney Carolina'da 26 Ocak'taki oylamada zor günler geçirecekti. 22 eyaletin birden oy atacağı 'Süper Salı' onun ölüm-kalım tarihi haline gelebilirdi. Şimdiyse siyaseten vefatın eşiğine geldikten sonra başladığı yere, en ön sıraya yeniden yerleşti. Herhalde bundan bazı dersler çıkarmıştır.
Clinton'ın alması gereken derslerin başında, yetkinliği vurgulamanın ve sonu gelmeyen politika önerileri sıralamanın yeterli olmadığı bulunuyor. Obama'dan şiiri öğrenmesi gerekiyor, tıpkı Obama'nın da ondan düzyazıyı öğrenmesi gerektiği gibi. Seçmenlere konuşmamalı, onları dinlemeli. Hepsinden önemlisi, kampanyasını sakatlayan bir anlayışı bitirmeli; Clinton'ların geçmişte kalmış insanlar olmadığını göstermeli.
Önündeki sorun sadece Obama'nın onu yakalayabilecek olması değil, bunun yanında pek çok Amerikalıya ne kadar hizipçi bir siyasetçi olduğunu hatırlatması. Önseçimleri kazanırsa bu sadece çekirdek Demokrat çevreler onun yanında yer aldığı için olacaktır. Ama aday olmak başkan olmak manasına gelmiyor.

En cesur aday McCain
Cumhuriyetçilerin hali daha fena olmalı. Önlerinde daha geniş bir yelpaze var (hem Iowa hem de New Hampshire'da ikinci olan Mitt Romney'i de kattığınızda dört aday söz konusu). Demokratlar ne tür bir değişimi temsil ettikleri konusunda kıvranırken, Cumhuriyetçiler iktidarın yıpranmışlığını taşıyan taraf. Tüm bunların karşısında McCain'i bir köşeye koymak için deli olmaları gerek. Çünkü McCain deneyim söz konusu olduğunda Clinton'ı geride bırakan, cazibesi Obama'yla ölçüşebilen, iki Demokratın da sergileyemediği siyasi cesareti gösteren ve farazi 'kafa kafaya anketlerinde' onları alt eden bir isim. Buna karşılık 71 yaşındaki senatör aynı zamanda hızlı tavır değiştirmesi ve göçmen reformuna yatkınlığı gibi bazı önemli nitelikleri partisini son derece rahatsız eden biri.
Diğer adayların McCain'in cesaretinden çıkarabileceği çok ders var. Seçmenler ne yapılması gerektiğini bilemediklerinde, yüzlerini bunu bilenlere çevirir ki, bu yüzden 2008 cesaretin yılı olacak.


(Başyazı, 10 Ocak 2008)

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »

http://blomedya.deriz.biz

HTTP://ENFLASYONCANAVAR.BLOGGUM.COM

1 CENT 1 KURUŞ

sosyalgüvenliği tam TÜRKİYE

1 DOLAR 1 TÜRK LİRASI NOKTA KADAR MENFAAT İÇİN VİRGÜL GİBİ EĞİLME Nano-Quote: "Any intelligent fool can make things bigger, more complex and more violent. It takes a touch of genius-and a lot of courage-to move in the opposite direction." -Albert Einstein Nano-TERCÜMESİ: . "herhangi bir zeki enayi, daha şiddetli ve daha fazla complex, daha büyük şeyleri yapabilir". Yöne tamamlayan bir rol'de de çok cesaretle hareketi ve geniusun bir dokunmasını tutar. . Albert Einstein. "konuş TÜRKİYE ve veya İsmet Özel'i okuma klavuzu" Aşk üçgeni olmayan bir film görmedim ben. Bu üçgende x, y'ye; y, x'e; z'de x'e aşık olur genelde. Bazen, senaristler işi o kadar karıştırır ki, bazı aşklar dörtgene kadar varabilir. Hayır grup seksten bahsetmiyorum. Hatırla Sevgili'de var böyle bir aşk dörtgeni mesela. Ahmet, Mişen'e; Yasemin, Ahmet'e; Necdet, Yasemin'e; Leyla da, Ahmet'e aşık bu dizide. Sonra Ahmet Mişen'den cayıp Yasemin'e aşık oluyor. Tabii bu tür durumlarda, aşk kare olmaktan çıkıp aşk yamuğuna dönüyor iş. Senaristlerin işi çok fazla karıştırdığından şikayet etmiştim. Aslında ne kadar karışık olabilir ki, geometri; "Karenin çevresi kenarların toplamıdır" şeklinde ne de olsa formülü var, formülleri var. Ama gel gör ki, aşkın formülü yok. İki kişinin ilişkisi bile yeni bir kişilik oluştururken, yani her ilişkinin kendisine göre karekteristiği varken; ki, ben bu yüzden hiç bir, ideal ilişki vaat eden kitapları okumazken, nasıl böyle aşksal üçgenlere, dörtgenlere kadar senaryo yazıyorlar? Nerden alıyorlar bu cesareti? Arkalarında kim var? Kim varsa ben de, yaslanmak istiyorum da ben... Şaka bir yana, konumuza dönelim: "Doğrusal Aşk". Nedir doğrusal aşk? İki nokta arasındaki düz bir çizgi, doğrusal bir çizgidir. O zaman da, doğrusal aşk, iki kişi arasındaki aşktır. Ve doğru bir çizginin sonsuza kadar uzaması gibi, doğrusal bir aşk da sonsuza kadar uzanabilir. Ne kadar romantiğim? Romantikliği es geçersek, ya kardeşim! ben, x'in y'ye; z'nin, f'ye; k'nin, n'ye aşık olduğu ve her şeyin nizami bir şekilde devam ettiği, çiftlerin eşli okey oynadığı, aşk üçgenleri olmadan bir filmi ölmeden izleyemeyecek miyim? Göremezsem ben ne yapacağımı biliyorum. Elimi hiç kaldırmadan çizdiğim bu şekile, ve belirttiğim harflere birer isim verip öyle bir aşk geometrisi oluştururum ki, bir daha kimse aşk senaryosu falan yazamaz. Senaristler size sesleniyorum. KELEBEK ETKİSİ Kelebek Etkisi, bir sistemin başlangıç verilerindeki ufak değişikliklerinin, büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen isimdir. Bu kuramı ilk olarak 1963 yılında meteorolog Edward N. Lorenz adlı bir bilim insanı, bilgisayarında hava durumlarıyla ilgili hesaplar yaparken bulmuştur. Edward N. Lorenz, ilk hesaplamasında 0,506127 sayısını başlangıç verisi olarak kullanmış; ikinci hesaplamada ise, ondalıksayı temsillerindeki (binler basamağı sonrasındaki değerleri) çıkararak 0,506 sayısını kullanmıştır. İki sayı arasında sadece-ve-sadece yaklaşık 1/1000 (binde bir), yâni bir kelebeğin kanat çırpmasının yarattığı rüzgârla eşdeğerde fark olmasına rağmen, süreç içindeki ikinci hesabın, birinci hesaba karşın çok daha farklı neticeler verdiğini bulgulamıştır. Elbette ki, Lorenz'in sanal dünyasında geçerli olan kurallar Newton'un kanunlarından yola çıkarak kurulmuş deterministik kurallardır. Lorenz, ilk başta bu deterministik sistemi anlamayı başarırsa, atmosfer olaylarını da belli bir yaklaşıklıkla anlayabileceğini ve de tahmin edebileceğini düşünüyordu. Yaklaşık aynı tarihlerde Von Neumann adlı diğer bir bilim insanı da Yüksek Araştırmalar Enstitüsü'nde benzer bir düşünceyle atmosfer olaylarını anlamaya çalışıyordu. Von Neumann da, atmosferin deterministik bir modelini kurarak hava durumuna istediği gibi müdahâle etmek amacını gütmekteydi. Von Neumann'a göre hava hareketleri deterministik bir sistemdi ve yeterince güçlü bir bilgisayar ve yeterli sayıda gözlemle pekâlâ bu sorunun üstesinden gelinebilirdi. Ancak o tarihlerde bilgisayarların gücü ve kapasitesi yetersiz olduğu için Von Neumann, öncelikle daha güçlü bilgisayarlar geliştirmeye ağırlık vererek bir başka açıdan bu kurama katkıda bulunuyordu. Lorenz ise, kendi sistemini biraz daha incelediğinde sadece 3 denklemin hava olaylarını taklit etmeye yeteceğini görmüştü. Basitleştirilmiş denklemlerini daha iyi yorumlayabilmek için bir başka yöntem geliştirdi. Sonunda, normalde sayılardan oluşan çıktıyı (çizelgeyi) bir yazıcı ile görünür hâle getirmeyi başardı. Böylelikle atadığı herhangi bir parametrenin zamanla nasıl değiştiğini bir bakışta görebiliyordu. Lorenz 1961 yılında, bu ardışık dizilerden birini ayrıntılarıyla incelemeye karar verdi. Bunu görebilmek için ise tüm sistemi baştan başlatmak yerine ortalardan bir yerden başlattı. Makineye başlangıç değerlerini yükledi bir saat kadar sistemi çalışması için serbest bıraktı. Bir saat sonra çıktılara baktığında ise hiç beklemediği bir durumla karşılaşmıştı..! Sistem bir öncekinden çok daha farklı bir çıkış üretmişti! Bu duruma oldukça şaşıran Lorenz, ilk başta bilgisayarındaki vakum tüplerinden birinin yandığını düşünmüş, ancak teknik bir aksama olmadığını görünce, kısa bir süre sonra şok edici gerçeği fark etmişti. "Kelebek Etkisi" ya da Başlangıç koşullarına hassas bağımlılık. Lorenz, altı haneli kesirli bir sayı olan başlangıç değerini (0,506127) değil de, sadece üç basamak olarak (0,506) girmiş ve doğal olarak, binde birlik bir farkın sistemi o kadar da etkileyemeyeceğini düşünmüştü. Aslında bu varsayım akla uygundu, çünkü geleneksel (Deterministik) fizikte, girişteki ufak değişimlerin çıkışta da ufak değişimlere yol açacağı düşünülmekteydi. Kural olarak, neredeyse doğru bir girişe karşın, yine neredeyse doğru bir çıkış elde edilmeliydi. Oysa Lorenz'in sistemindeki simülasyona göre hava akımlarındaki bu önemsiz değişiklikler çok büyük doğal felâketlere dönüşebilmekteydi. Lorenz, Kelebek Etkisi adını verdiği bu durumu, sonunda doğru analiz ederek meteorolojik olayların tahmin edilemeyecek kadar karmaşık olduğunu betimleyen bir makale yazdı. Doğal olarak, Von Neumann bu görüşe karşı çıktı. Ancak, onun çalışmalarıyla hayat bulan bilgisayarlar ve yazılım teknolojisi ilerledikçe, tüm veriler ve bulgular, bir kez daha Lorenz'in haklılığını hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyuyordu. Bu süre içinde, Kelebek Etkisi'ne teknik bir isim de verilmişti: Başlangıç koşullarına hassas bağımlılık. Lorenz'in 1963'de yayınlanan orijinal araştırmasında; ilk başlarda, bir martının kanadını çırpmasının hava durumunu sonsuza dek değiştireceğinden bahsedilmekteydi. Daha sonra verdiği konferanslarda ise Lorenz, martıyı daha romantik olan kelebek imgesiyle değiştirdi. Çünkü, aşağıdaki resim, Lorenz Differensiyal Denklemleri'nin AB-3 metodu kullanarak simule edildikten sonra, x ve z eksenlerinin birbirine karşı çizilmesi sonucunda elde edilmiştir. Doğal olarak bu sonuç çizelgesi, birçok kişi tarafından bir kelebeğe benzetilmekteydi. Bu nedenle bu kuramın adı, yaygın kullanımıyla "Kelebek Etkisi" adıyla bilim çevrelerinde de kabul gördü. ADMİNİSTÖR, MODERATÖR, EDİTÖR STATÜKOSU !!! MEDYANIN İNTERNETTE YAPILANMA PROJESİ 100 ADMİN HUSÛSİ-YETİ ! 1-)Admin ezeli ve ebedidir.! 2-)Admin her zaman her kosulda haklidir.! 3-)Admin söyledigi sözün arkasindadir 4-)Admin kâti ve disiplinlidir. 5-)Admin digerlerinden farklidir öyle olmak zorundadir. 6-)Admin OnuR u ilkeleri ve karizmasi için yasar 7-)Herkes admine karsida olsa o bildigini yapar.! 8-)Admin yalan sölemez sölemisse mutlaka bir bildigi vardir veya yanlis anlasilmistir.! 9-)Admin haksizlik yapmaz yapsada herkese yapmistir. 10-)Admin çok iyi çok tatli bir insan degildir. 11-)Admin polistir hirsizlar oldukça ortaya çikar. 12-)Adminin amaci hapse atmak degil; disarda olanlari korumaktir. 13-)Admin sivilken en sevdigi arkadasi olan birine,gerçekten haketmiyorsa görevdeyken ona yetki vermez. 14-)Admin haksiz oldugunu anlasada bunu kabul etmez 15-)Kabul etse bile bunu dogrudan söylemez. 16-)Admin rezil olmaz.Bir sekilde olayi çevirir. 17-)Adminin dedigi dediktir asla kararindan asla dönmez. 18)Adminin cevaplayamacagi soru olmaz. 19)Bilmedigi bir soru varsa bos birakmaz.Bir sekilde yanitlar. 20-)Admin her durumda lafi çok iyi çeviren lehine döndüren kisidir. 21-)Admin çok konusmaz. 22-)Admin lüzümsüz muhabbetler içine girmez 23-)Admin karizma sahibidir bunu korumalidir. 24-)Admin kisa ve net konusur 25-)Admin kurallar dahilindede olsa kendine laf söyletmez 26-)Admin kurallari kendine göre degistirir. 27-)Adminin bulundugu yerde kanun o dur. 28-)Admin baska bir yere normal kullanici olarak gitmez. 29-)Admin ona ihtiyaç duyuldugu için vardir. 30-)Admin bir samuray gibi onuru için ve bir asker gibi baskalari için yasar. 31-)Admin için zaman ve yer kavrami yoktur. 32-)Admin kendi karizmasina yakismaycak basliklar açmaz 33-)Admin sirnasmaz gayri ciddi eylemler yapmaz. 34-)Admin kim olursa olsun herkesi kullanici olarak görür 35-)Admin baskalari bir sey istedi diye bir sey yapmaz kendisi istedigi için yapar. 36-)Admin asla görevini birakmaz.Mücadelesini sürdürür. 37-)Admin resmi ve diplomatik bir dil kullanir... 38-)Admin asik olmayan asik olunan adamdir. 39-)Admin gizlidir saklidir içini kimse bilmez. 40-)Admin disariya kendini anlatmaz. 41-)Gücü otoriteyi simgeledigi için Adminin rengi siyahtir. 42-)Admin alay konusu olamaz.Gülünür ve dalgaya alinirsa admin yaptirim uygular. 43-)Admin dün kabul etmedigi bir seyi bugün etmisse o simdi uygun oldugu içindir. 44-)Admin gerekirse herkesin önünde kullaniciyi azarlar. 45-)Admin geldiginde herkes hazir ol vaziyetinde olmalidir 46-)Admin karsisinda laubali olunmaz bacak bacak üstüne atilmaz sakiz çignenmez. 47-)Adminin resmi,fotografi yoktur o gizlidir. 48-)Admine özel soru sorulmaz 49-)Admin magazinden nefret eden adamdir 50-)Admin güç sahibidir.bunu uygulamaktan çekinmez. 51-)Admin gerekirse pire için yorgan yakar herkesi bir kisi için karsisina alir. 52-)Admin tartismalarda her zaman üstündür.Ezilir veya sikisirsa yetkisini kullanir 53-)Admin gizli olarak siteye gelmez.Aleni olarak gelir; herkes onu görür. 54-)Admin varken onun adina kimse konusamaz. 55-)Admin kardesini arkadasini kayirmaz 56-)Admin hiç bilmesede bir bilene danismaz. 57-)Admin kullanicidan yardim istemez.Soru sormaz. 58-)Admin rica etmez emreder. 59-)Admini harbi insandir dogrudan dobra dobra konusur. 60-)Admin yetenekleri olanlarin oldugu bir görevdir yetenek yoksa asla olunmaz. 61-)Adminler özel insanlardir herkes admin olamaz 62-)Gerçek bir admin yetki tutkunu insandir. 63-)Yönetilmeyi sevmeyen yönetmek isteyenler admin olabilir 64-)Adminlik bir sanattir. 65-)Admin herkese yetki vermez.Verirse degeri azalir 66-)Bir modlugu bin kisi ister bir kisi alir.O bir kiside adminin zorlu testinden geçer onayini alir 67-)Admin sevgiliside olsa haketmiyosa ona yetki vermez. 68-)Admin isle arkadasligi birbirine karistirmayan insandir 69-)Admin profosyoneldir amatörce hareket etmez 70-)Admin gülmez aglamaz heyecenlanmaz sakin ve temkinlidir 71-)Admin ileri görüslüdür.Gelecegi düsünür 72-)Admin hazirliksiz yakalanmaz. 73-)Admin stratejiktir her zaman bir B plani vardir.istisnai durumlarda var gibi davranir. 74-)Adminin haberi olmadigi bir olay veya gelisme yoktur 75-)Admin herseyi herkesden önce bilendir. 76-)Admin sölenmeden sölenmek istenileni anlayan ve çoktan çözmüs olan insandir 77-)Admin pes etmez.Pes etmeme gibi çabasi oldugunuda belli etmez. 78-)Admin statukocudur. 79-)Admin Yenilik yapsa bile bunu kendi kisiligi için yapmaz.Sadece site için yapar. 80-)Adminin her zaman bir bildigi vardir. 81-)Admin unutmaz sadece hatirlamak istemez. 82-)Admin yanlis anlamaz.Karsi taraf yanlis anlatiyordur. 83-)Admin gürültü kavga sevmez. 84-)Admin herkesin fikrini dinler yine bildigini yapar. 85-)Admine iki sor sorulmus ve eger bir tanesinin yanitini bilmiyosa bildigi soruyu cevaplayip digerini unutturur. 86-)Admin sikismaz.Sikistirilirsa ordan kurtulmayi becerir. 87-)Admin polemige gimez.Girdi gibi görünmüsse olayi bitirmek içindir. 88)Admin hep son sözü söler. 89-)Son gülen hep admindir ama bunun nedeni adminin geç anlamasi degil otoritesidir. 90-)Admin bir gece sessiz sedasiz kimseye sormadan yetkileri alan insandir. 91)Admin duygusal konusmalar yapmaz. 92-) admin asla bu isaretleri kullanmaz 93-)Admin idealisttir. 94-)Admine göz yaslarina bogulmus bir kizin sözleri bile tesir etmez. 95-)Bir admin modunu herkesin içinde azarlamaz.BU MOD için degil kendisi içindir.Bu durum kendisine zarar verir. 96-)Bir admin baska bir adminle herkesin önünde tartismaz. 97-)Adminin kendisi gibi admin olanlarla girdigi özel bir yönetim odasi vardir. 98-)Admin ani ve radikal kararlar alan insandir. 99-)Admin gelene hosgeldin gidene güle güle der.Kimseye taviz vermez 100-)Admin olunmaz Admin dogulur..

Rainbow Logo - http://www.myrainbowtext.com