Hürriyet, halen 28 Şubat özlemi mi çekiyor?
14/1/2008 · Kategori: clicklook
Hürriyet, halen 28 Şubat özlemi mi çekiyor?
Bugün, 21:01
(utanarak) itiraf ededursun, Hürriyet gazetesinin
2007 yılında 28 Şubat özlemi çeken bir manşeti
ortaya çıktı; üstelik taşrada ayrı baskı, şehirde
ayrı... Zaten, halen yayın yönetmenliğini yürüten kişi,
28 Şubat'a yaptığı katkılardan ötürü pişmanlık
duymadığını defalarca söylemişti.
|
|
![]() 17 Ocak'ta Hürriyet'in taşra baskısının manşeti “Aman Sincan Sanmayın” şeklindeydi! Hürriyet bu “kumpas haber”in manşetini (fazla açık verdiklerini düşündüklerinden olsa gerek) şehir baskılarında “Askerin Hassasiyeti” diye değiştirmişti! Tamer Korkmaz'ın bugünkü yazısı şöyle... Sincan-EMASYA Hattı! 28 Şubat sürecinde Egemen Medya'yı yönetenlerle Genelkurmay'ın rolleri birbirine karışmıştı…
Tankların yerini öğrendiği an “Zırhlı Birlikler Komutanı”na dönüşen Org. Zafer Mutlu, hükümeti devirmek için “Saldırın!” emri veriyor; Çevik Bir ve Erol Özkasnak gibi “darbeci generaller” ise Sabah, Hürriyet ve Milliyet'e manşet yazdırıyordu!
Üst düzey komutanlar, bir yandan bu gazetelere röportaj verip hükümete tank gösteriyorlar; diğer yandan da gazete yöneticilerine telefon edip nasıl manşet atmaları gerektiğine varıncaya kadar yayınlara müdahale ediyorlardı…
Mesela, Çankaya'daki Susurluk Zirvesi'nden sonra Hürriyet -dönemin başbakanı Erbakan'ın Köşk'te sarf ettiği “Susurluk'ta askerler de vardı” cümlesini manşet yapmıştı…
Komutanların bu yayından rahatsızlık duyduklarını söylemeye gerek var mı?
Beş üst düzey komutan,
Hürriyet'in “28 Şubat fanatiği” yayın yönetmeni E.Ö.'yü ayrı ayrı telefonla arayarak ertesi gün tam tersi bir manşet atmasını sağlamışlardı!
Kuşkusuz 28 Şubat'taki Medya Cinayetleri'nde Sabah'tan çok daha hızlı silah çeken “esas kovboy” Hürriyet'ti…
Hürriyet, “Devlet Gazetesi” sıfatıyla “Gizli İktidar”ın en kıymetli tetikçisiydi…
Son iki yıldır “Gizli İktidar/Statüko” artık egemenliğini yitirmiş durumda: Ama elbette Hürriyet (Doğan Gurubu) aynı fonksiyonunu santimetre karesine kadar icra ediyor…
Bundan neredeyse tam bir yıl önce -17 Ocak 2007'de- Hürriyet'in manşetinden yaptığı tuhaf bir “28 Şubat Numarası”na tanık olmuştuk…
Sözünü ettiğim yayın Hürriyet'in –artık tamamen kaybetmiş bulunan- 28 Şubat'çı çizgiye ne kadar bağlı olduğunu da çok iyi örnekliyordu…
17 Ocak'ta Hürriyet'in taşra baskısının manşeti “Aman Sincan Sanmayın” şeklindeydi! Manşetin duyurduğu haber şöyleydi: “Toplumsal bir hareket halinde kendiliğinden devreye giren askeri birlik olarak 1997'de kurulan EMASYA (Emniyet Asayiş Yardımlaşma) birimi meydana çıkmaya hazırlanıyor…
İstanbul'da Birinci Ordu Komutanlığı'nın emrinde bulunan 52'ci tümen bünyesindeki EMASYA birliği tatbikat hazırlıklarına başladı…
Tatbikatı, gösteri ve mitinglerin en önemli adresi olan Çağlayan Meydanı'nda yapmayı planlayan komuta kademesi, tanklı toplu birliklerin medyaya yansımasından ve görüntülerin yanlış anlaşılmasından endişe ettiği için hukukçulardan görüş alıyor…”
Hürriyet bu “kumpas haber”in manşetini (fazla açık verdiklerini düşündüklerinden olsa gerek) şehir baskılarında “Askerin Hassasiyeti” diye değiştirmişti!
Gazete “Aman Sincan sanmayın” derken aslında kasten “Sincan'daki tankları” hatırlatıyordu!
Birinci Ordu Komutanı, Hürriyet'i anında yalanlamış ancak gazete bu yalanlamaya kulak dahi asmamıştı: Hürriyet'in bu bilgileri “başka bir askeri kaynak”tan aldığı belliydi…
Haberde adı geçen EMASYA yapılanması 28 Şubat şartlarında oluşturulmuş; malum süreçteki operasyonların omurgası olmuş bir mekanizmaydı…
Hürriyet'in haberinde “Çağlayan Meydanı'ndan tanklar geçerse sakın ha yanlış anlamayın” deniyordu: Oysa, böyle bir durumda tankların oradan geçmesinin tek bir anlamı olur, -o da darbedir!
“28 Şubat'ın kaybedenlerine dahil” bazıları yeni bir Sincan düşlüyorlardı; Hürriyet de Çağlayan'da tankların yürüme ihtimalini seviyordu! O manşetle -kamuoyuna “tanklar yürürse kötü bir niyet yoktur” anlamına gelen bir yanılsama yaptırtmak istediler; “yürümesi muhtemel tankları” sempatik göstermeye çalıştılar!
Sonuçta elbette EMASYA'nın Sincan'vari tankları yürümedi: Çünkü artık devir değişmiş, darbeler dönemi kapanmıştı. |
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
İsmet Berkan 10 bin dolar o kadar uzak olmayabilir.
14/1/2008 · Kategori: clicklook
10 bin dolar o kadar uzak olmayabilir
14/01/2008 (3657 kişi okudu)
Cumartesi günü bu köşede çıkan, 'Bu planla take-off kolay değil' yazısına bir dostumdan küçük bir itiraz geldi.
|
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
'Petrol bağımlılığı'ndan kurtulabilmek mümkün mü?
14/1/2008 · Kategori: clicklook
Günün Sözü
Saint Euremond
...1926 yılında,
Borçlanma Kanunu TBMM'de kabul edildi.
1938 yılında,
Türkiye-Irak-İran-Afganistan arasında aktedilen Sadabat Paktı, TBMM'de onaylandı.
'Petrol bağımlılığı'ndan kurtulabilmek mümkün mü?
|
14/01/2008 (961 kişi okudu)
CENK SİDAR
Dolar bazlı yaptığımız petrol alımının, Amerikan Doları-YTL paritesindeki dalgalanmalar ve artış eğiliminde olan küresel petrol fiyatları nedeniyle ekonomimize aşıladığı belirsizlik, belki de bugün ülkemiz için en önemli güvenlik tehditlerinden bir tanesi. Örnek vermek gerekirse, petrol fiyatlarındaki 1 dolarlık fiyat artışı milli ekonomimize 175 milyon dolarlık ekstra yük getiriyor. Petrol bağımlılığımızı sıfıra indirmemiz mümkün olmasa da bağımlılığı kabul edilebilir asgari bir seviyeye çekme hedefini gerçekleştirebiliriz. Bu yazıda öncelikle ham petrol fiyatlarındaki artışın ekonomik ve finansal nedenlerini daha sonra ise cari küresel sonuçlarını inceleyeceğim. Daha sonra ise bu bağımlılıktan kurtulmak için Türkiye'nin nasıl bir milli strateji izlemesi gerektiğini tartışacağım.
Arz-talep dengesi
Her emtiada olduğu gibi ham petrol fiyatlamasında da arz-talep
dengesi en temel belirleyici. Öncelikle terazinin arz ayağına bakalım.
Dünyadaki mevcut petrol rezervleri konusunda kesin bilgilere sahip
değiliz. Buna karşın bu kaynakların orta ve uzun vadede bir gün mutlaka
tükeneceğini biliyoruz. Petrol arzı çok önemli teknolojik ilerlemeler
ve önemli rezerv keşifleri olmadığı sürece bir zirve noktasına ulaşıp
düşmeye başlayacak. Arz sadece rakamsal değil aynı zamanda siyasi
faktörlerle de yakından ilgili. Bugün dünyaya baktığımızda, petrol
üreticisi ülkelerdeki siyasi, ekonomik ve güvenlik problemlerin artarak
devam ettiğini, dünyanın kaynayan Ortadoğu bölgesinde kalıcı bir
çözümün siyasal ufukta görülmediği, bilakis dünyanın Ortadoğulaştığı
bir manzara ile karşılaşıyoruz. Talep ise artmaya devam ediyor.
Ülkelerin sosyoekonomik seviyeleri yükseldikçe hem sanayileşmede, hem
ısınmada, hem de taşımada
tüketilen petrol miktarı artıyor. Arz ve talep arasında açılan makas bu seviyeye ulaşılmasında en temel sebep.
Tek başına bu temel ekonomik analiz bu yüksek seviyeyi
açıklayamıyor. Petrol varil fiyatının bu seviyeye gelmesinin ikinci
önemli nedeni ise arz-talep dengesizliğinin yarattığı belirsizlikten
yararlanan finansal spekülatif hareketler. Petrol arzındaki belirsizlik
spekülatif kazançların önünü açıyor. Sıfır-toplamlı petrol ekonomisinde
petrol fiyatlarındaki artış, tüketici konumundaki ülkelere zarar
verdiği kadar, üretici durumundaki ülkelere de önemli kazançlar
sağlıyor. OPEC ülkelerinin toplam petrol geliri 2002 yılında 199 milyar
dolardan 2007 yılında 700 milyar dolara çıktı. Üç kattan fazla olan bu
artış bu ülkelere önemli faydalar sağladı. Bu ülkelere ve petrol
şirketlerine yatırım yapan 'Hedge Fund'ların da bu spekülatif
hareketlerin arkasında olduğu varsayılabilir. Örnek olarak son bir ay
içerisinde Türkiye'nin Kuzey Irak'a düzenlediği hava operasyonu,
Nijerya'daki kanlı olaylar, Pakistan'da Benazir Butto'nun suikasta
kurban gitmesi ve en son Kenya'daki seçim krizi sonucunda yaşanan
vahşet, dönemlik artışların sebepleri olarak gösterilse de bu artışın
asıl nedeni bu olaylar sonucunda yaşanan belirsizlik ortamının piyasaya
egemen olması, bunun da spekülatörler tarafından kendi çıkarları
doğrultusunda manipüle edilmesidir. Son bir etken olarak da ABD
ekonomisinin 2007 yılında yaşadığı ev ve kredi piyasaları krizinden
beslenen düşük dolar gösterilebilir. Bugün yatırım dünyasında altın ve
petrol hâlâ en güvenli yatırım unsurları olarak görünüyor.
Bu fiyat artışının etkileri sadece ekonomide değil uluslararası
ilişkilerde de çok yakından görülüyor. Rusya son 10 yılda artan petrol
fiyatları sayesinde tekrar eski günlerine dönme hayalini
gerçekleştirmeye çok yaklaştı. 1998 yılında ekonomisi tamamen çökmüş
durumda olan Rusya, 2008 yılında dolar rezervlerinde tam 440 milyar
dolar ve stabilizasyon fonunda 180 milyar dolar bulundurarak 100 dolar
seviyesinin tadını çıkarıyor. Artan petrol fiyatları sayesinde hazinesi
para dolan Rusya halkının da refah seviyesinin arttığı bu dönemde
yönetimde olan Putin, antidemokratik hükümet anlayışını temelden
güçlendirerek Rusya'nın gelecek 10 yılını ipotek altına aldı. Rusya
ekonomik olarak güçlenerek, yeniden güçler dengesi sisteminin önemli
bir aktörü durumuna geliyor.
Bunun ileride yeni bir kutuplaşmaya yol açıp açmayacağı artık
ABD'de ciddi bir tartışma konusu haline geldi. Kaybedenler tarafına
baktığımız zaman ise tüketicileri görüyoruz. Türkiye fiyat artışından
zarar gören ülkelerin en başında geliyor. Yıllık yüzde 7 oranında olan
enerji talep artışı ve yükselen fiyatlar Türkiye'nin enerji faturasını
her geçen gün daha da
artırarak, ekonomimizin geleceğini ciddi bir risk altına alıyor.
Son gelişmeleri bir uyarı olarak kabul ederek, Türkiye'nin bir an önce
petrol-bağımlı ekonomik düzenden sıyrılması bir şart.
Türkiye ve gelecek
Enerji konusunda Türkiye'nin geliştireceği politikalar, Türkiye'nin
kaderini 21. yüzyılda derinden etkileyecek. Fiyat dalgalanmalarından bu
denli etkilenmemek için Türkiye ne yapabilir? Türkiye Cumhuriyeti,
ABD'nin yaptığı gibi, ulusal stratejik petrol rezervi oluşturarak,
enerji fiyatlarındaki kısa dönem dalgalanmalarının etkilerini minimize
edebilir. ABD, Meksika Körfezi'nde 1973 petrol krizinden sonra dünyanın
en büyük petrol rezervini kurdu. Bugün 1 milyar varil kapasitesi ile bu
rezerv ABD için önemli bir savunma görevi görüyor. Türkiye böyle bir
rezervi ülkenin enerji merkezi haline gelen Ceyhan'da kurabilir. Yıllık
tüketimin yüzde 13'ünün üzerinde yapılacak petrol ithalatı bu stratejik
rezervde tutularak, bir güvenlik tamponu yaratılabilir. Bu da her sene
sonunda, Türkiye'ye herhangi bir kesinti zamanında kullanılabilecek bir
aylık bir tüketim kapasitesi sağlar. Bu, ülke bütçesine kısa dönemde
bir yük yaratacak olsa da artık düşmesi beklenmeyen petrol fiyatlarını
göz önüne alırsak, orta ve uzun vadede kârlı bir yatırım olacaktır. Bu
rezervin idaresi Milli Güvenlik Kurulu'na (MGK) verilerek, ulusal
güvenliğimiz petrol kısıntıları durumunda garanti altına alınabilir.
Atılması gereken bir diğer adım ise güneş enerjisi, rüzgâr
enerjisi, hidro-elektrik ve ethanol gibi yenilenebilir enerji
kaynaklarına yönelmek. Türkiye'nin elektrik ihtiyacını karşılayabilmesi
için önümüzdeki 10 yılda bu alanda ciddi yatırımlar yapması gerekiyor.
Yerli ve yabancı yatırımcılar için yenilenebilir enerji, vergi ve
yatırım kolaylıkları ile teşvik edilmeli. Bu, hem Türkiye'nin sırtına
binen petrol maliyetini hafifletecek, hem de karbondioksit emisyonunu
azaltarak çevresel kirliliği ve küresel ısınmayı önleyecektir. Petrol
ve doğalgazda çoktan treni kaçırmış olabiliriz. Türkiye yenilenebilir
enerji konusundaki coğrafi avantajlarını kullanarak bu alanda bir uzman
ülke konumuna erişebilir, bölge ülkelerine enerji ihracatı yapabilir.
Bugüne kadar maalesef ülkemizde sularımız boşa akmış, rüzgârımız boşa
esmiş, güneş her gün doğmuş ve batmış, yeterince
değerlendirilememiştir. Yıllardır yenilenebilir enerji alanında
yatırımları erteleyerek hükümetlerimiz ciddi bir ihmal yaptı. Artık hem
ekonomimizi hem de güvenliğimizi tehdit eden değişken petrol
bağımlılığından kurtulmamız şart.
Cenk Sidar: Enerji uzmanı, Johns Hopkins üniversitesi, Washington DC, ABD
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Bush'un uzmanlık alanı savaşla sınırlı
14/1/2008 · Kategori: clicklook
Bush'un uzmanlık alanı savaşla sınırlı
Bush'un Ortadoğu
ziyaretinin asıl amacı, İran'a karşı ortak cephe
oluşturmak. Körfez'de yaşayan halklar, rejimleri kendilerini İran'la
savaşa sürüklerse neler yaşanacağını ve servetlerinin nereye gideceğini sorgulamalı
14/01/2008 (356 kişi okudu)
ABDULBARİ ATWAN
İran'ın bölge için tehlike oluşturduğunu ve nükleer emelleri karşısında her seçeneğin masada olduğunu ifade ederek ABD'nin muhtemel askeri adımlarını açıkça belirledi.
Bush'un İsrail Başbakanı Ehud Olmert'ten işgal altındaki Batı Şeria'daki yasadışı yerleşim birimlerini kaldırmasını talep ettiği doğru. Ancak, barış yönünde adım atmayı, İsrai'in yerleşim birimlerine Gazze'den yapılan füze saldırılarının durdurulmasıyla bağlantılı kılarak topu Filistin sahasına attı.
Bush'un bu konuya dair sorumluluğu Ramallah'taki Filistin Yönetimi'ne vermesiyse ironik. Başkan Mahmud Abbas'ın kendi hükümetinin kontrolü dışındaki bir bölgeden fırlatılan füzeleri nasıl durduracağını, Ramallah'ı İsraillilerin onayının yokluğunda terk etmekten veya oraya bir çocuğu bile sokmaktan aciz olduğu halde nasıl başarı elde edeceğini bilemiyoruz doğrusu. Üstelik, silahlarına, suikastlara, müdahalelere ve toplu yaptırımlara rağmen İsrail bu füzeleri durdurmakta başarısız olmuşken...
Irak öncesi yalanları hatırlatıyorlar...
Yasal ve yasal olmayan yerleşimlerin kaldırılması, füzelerin
fırlatılmasından önce de var olan bir konuydu. Aynı şey Batı Şeria'daki
600 barikatla ve işgal zindanlarındaki 11 bin Filistinli esirle ilgili
de söylenebilir. Bu sorunların füzelerin durdurulmasıyla
ilişkilendirilmesi en çirkin şantaj ve küstahlıklardan biri.
Bush bölgeye barış getirmek ve Filistin sorununu çözmek için
gitmedi. Yoksa bu meseleyi görev süresinin son yılına bırakmazdı. Bush
bölgeye, yeni bir savaş için rolleri dağıtmak ve hazırlıkları
tamamlamak için gitti. Zira bu adam savaş çıkarmaktan başka bir şey
bilmiyor ve uzmanlık alanı da Irak, Afganistan ve yakında İran'da
gerçekleşeceği gibi ülkeleri bölmek, yüz binlerce hatta milyonlarca
masum insanı öldürmekle sınırlı.
Bush'un Tel Aviv'de Amerikalıları İran'dan korumaya çalışacağına
dair söyledikleri ve İran'ı ABD gemilerine saldırması durumunda vahim
sonuçlarla tehdit etmesi nasıl haklı çıkarılabilir? Zira İran ABD'ye
ulaşacak füzelere sahip değil ve 11 Eylül olaylarında hiçbir rolü
yoktu.
İran'la ağız dalaşına giren, saldırma gerekçesi arayan bizzat ABD.
Irak'a saldırmak için kullandığı kitle imha silahları gerekçesinin
yalan olduğu ortaya çıktı. Bush'un her savaşında sağ kolu olan eski
Britanya Başbakanı Tony Blair, Saddam'ın kitle imha silahlarını 45
dakikadan kısa sürede kullanılabilir hale getirme gücü olduğunu
uydurdu. Onun yalanını, konunun doğruluğundan şüphe eden medya
organlarına yönelik korkutmalarını gözler önüne sermeliyiz.
Irak'a yönelik saldırılarını haklı çıkarmak için kitle imha
silahları ve Irak'ın Nijerya'dan zenginleştirilmiş uranyum satın aldığı
yalanını uyduranlar, İran'ı vurmak için de yeni yalanlar üretmekte
tereddüt etmez. Bunların sonuncusu da, Körfez'deki İran botlarının dev
Amerikan savaş gemileriyle dalaştığına dair hikâye olabilir. Bush
Körfez'deki İran botlarının varlığını tahrik olarak değerlendiriyor
ama 150'den fazla Amerikan savaş gemisinin ve 200 bin ABD askerinin varlığında tahrik görmüyor. Bu, terördür.
Bölgede savaş istemiyoruz. Irak'ta 1.5 milyon Arap öldü ve bir o
kadarını veya daha çoğunu gerek bombalama sonucu, gerekse de Körfez'e
nükleer sızdırma yaşanması durumunda kaybetmek istemiyoruz. ABD, Irak
rejimini düşürdü ancak ülkeyi kontrol edemedi ve 200 bin işgal
askerinin varlığına rağmen Musul, Basra Anbar bir yana başkent
Bağdat'ın güvenliğini sağlamaktan aciz kaldı.
Amerikalılar canlarını kurtarmak için kaçan bir grup Iraklının
dönüşü nedeniyle dans ediyor, direniş saldırılarının azalmasını
kutluyor ve sorunun bu insanları 'özgürleştirilmiş' ve 'demokratik'
ülkelerini terk etmeye iten etkenlerde olduğunu unutuyor.
Bush İran'ı da kontrol edemeyecek
Bush İran'ı da kontrol edemeyecek, ülkeyi ve yönetimini tamamen
yıkılmış, sonu gelmez savaşlara batmış halde bırakacak. Tüm bunlar
Yahudi devletini korumak, Müslümanlara yönelik din temelli kini açığa
çıkarmak için. Bir ay önce resmen Katolik olan Blair, meşhur bir
televizyon programında dini inançlarının siyasi kararlarını
etkilediğini itiraf etti.
Körfez'deki halklar, rejimleri kendilerini İran'la savaşa
sürüklerse neler yaşanacağını ve servetlerinin nereye gideceğini
sormalı. Sanayiye, inşaat projelerine borsa ve senetlere yatırdıkları
milyarlar, ilk İran veya ABD füzesiyle birlikte toprağa gömülür.
(Londra'da Arapça yayımlanan Kuds ül Arabi gazetesi, genel yayın yönetmeni, 10 Ocak 2008)
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Amerikalıların kafası fena karıştı.
14/1/2008 · Kategori: clicklook
Amerikalıların kafası fena karıştı.
ABD'de başkan
adaylarını belirleyecek önseçimlerden şimdiye dek
çıkan en sağlam ders,
her şeyin muallakta olduğu.
Çoğu Demokrat'ın değişim isteği Obama'yla örtüşüyor ama
Hillary'nin sahip olduğu deneyim de önemli.
İktidarın yıpranmışlığını taşıyan Cumhuriyetçilerin işi daha da zor.
14/01/2008 (782 kişi okudu)
Denildiği gibi bir hafta Britanya
siyasetinde uzun bir süreyse, beş gün Amerika'da sonsuzluğa bedel
olabiliyor. Başkan adayını belirleme sezonunun başlangıcını teşkil eden
3 Ocak günü, Barack Obama Iowa eyaletindeki Demokrat Partili
delegelerin kullandığı 220 bin oy içinde Hillary Clinton'dan yaklaşık
17 bin oy fazla aldı. Bu, binlerce başyazının kaleme alınmasına yol
açan bir sonuçtu; karizmatik siyahi genç senatör, Jack Kennedy, Martin
Luther King ve hatta Ronald Reagan'la kıyaslandı. Fransa'nın Liberation
gazetesi Obama'yı, 'ABD'nin dünyadaki imajını düzeltecek' adam olarak
selamladı. Başkanlık bir yana, adaylık bile Obama'ya seçimle değil de,
küresel alkış tufanıyla atfedilmiş gibiydi.
Obama daha fazlasını anlatmalı
8 Ocak'taysa kendisi için yenilgi öngören anket şirketlerine
sürpriz yapan Clinton, New Hampshire'ı daha küçük bir farkla (yaklaşık
7 bin 500 oyla) kazanınca geri dönüş yaptı. Birdenbire artık umuda
karşı deneyimin zaferinden, Clinton buldozerinin ezici zaferinden,
ailesinin istisnai hikâyesinin bir sonraki bölümünden bahsedilir oldu.
Cumhuriyetçiler de daha dramatik bir yalpalama izlenimi sunuyor;
İncil'i elinden düşürmeyen Mike Huckabee (yeni bir yüz ve dinci sağın
gücü hakkında bir sürü lafa yol açacak şekilde) Iowa'da kazanırken,
John McCain de (herkesin artık deneyim ve bağımsızlığın erdemini
selamlamasına sebep olacak biçimde) New Hampshire'da galip geldi, Rudy
Guiliani ise 5 Şubat'taki 'Süper Salı'da oy kullanacak büyük
eyaletlerde önde gitmeyi sürdürüyor.
Aslında bu mücadeleden çıkan tek sağlam ders bunun akışkan bir
mevzu olduğu. Her şey muallakta. Bu durum sadece bunun Amerika'da
1928'den beri en ucu açık seçim (görevdeki bir başkanın veya başkan
yardımcısının yarışmadığı en son tarih buydu) olmasından değil,
Amerikalıların gerçekten ne istediğini bilmemesinden de kaynaklanıyor.
Elbette umutsuzca 'değişim' istiyorlar; ekonomi sendelerken, siyaset
kilitlenmişken, gençler Irak'ta ölürken ve Bush yönetimi vurdumduymaz
bir kifayetsizlik içindeyken çok sayıda Amerikalı uzun süredir
ülkelerinin yanlış yolda seyrettiğini düşünüyor. Ama nasıl bir değişim
gerekiyor? Ayrıca bunu kim sağlayabilir?
Bunun cevabı Obama'nın söz konusu ihtiyacı karşılamaya en yakın
kişi gibi görünmeyi (gerçi bunu birkaç günlüğüne becerdi) ne derece
başarabildiğine bakar. Clinton'ınkinden farklı olarak onu çekici kılan
göz alıcı iyimserliği. Kendisini 'umut taciri' diye nitelendiriyor ve
hiç de haksız sayılmayacak biçimde ülke bildik 'Bush-Clinton' tarzı
hizipçi siyasete saplanırsa değişimin gerçekleşemeyeceğini öne sürüyor.
Bölünmüş ve homurdanan Amerika'nın umutları pek çok yönden kabiliyetli,
uzlaşmacı ve zaferde olduğu kadar yenilgide de parlak nutuklar atabilen
Obama'yla örtüşüyor.
Buna karşılık New Hampshire'daki Demokratlar biraz daha fazlasını
talep ederken (Obama burayı da kazansa kesinlikle durdurulamaz
olacaktı) muhtemelen haklıydı. Obama'nın başkanlığı elbette Amerika'nın
en derin yaralarından ikisini kapatacaktır; siyah olmasıyla, özellikle
de yönetimde siyahi siyasetçi gibi hareket etmemesiyle ABD
siyasetindeki ırk dikenini çıkarır, diğer yandan genç olmasıyla da
Vietnam'ın liberaller ve muhafazakârlar arasına soktuğu, 1960'lardan
kalma bölünmüşlüğün zehirli mirasının ötesine geçer.
Daha başka konularsa hep sorunlu bir görüntü vermekte. Obama sırf
siyah olduğundan ve küçük bir çocukken altı yıl Müslüman bir ülke olan
Endonezya'da yaşadığından Amerika'nın imajını gerçekten bu kadar
kolayca değiştirebilir mi? Seçilirse kahraman gibi karşılanacak ama bir
sonraki başkan kim olursa olsun, sadece George W. Bush olmadığı ve
Irak'ı böyle eline yüzüne bulaştırmadığı için aynı muameleyi
görecektir. Bunun yanında Amerika sözleriyle değil eylemleriyle
yargılanacak. Bu noktada Obama Irak'ta işgali bitirme ihtiyacıyla
Ortadoğu'nun göbeğindeki iktidar boşluğunun yol açacağı felaketten
kaçınma gereği arasında uzlaşmayı sağlayabileceğine dair belirgin bir
işaret vermedi. New Hampshire'daki pek çok seçmen bu yüzden bize daha
fazlasını anlat deyip, onun kesin adaylığının önüne geçerek doğruyu
yapıyordu.
Çekirdek Demokratlar Hillary'ci
Hep sadece 'değişim'den bahsetmenin ötesinde Clinton'ın da yapması
gerekenler var. Her şey bir yana New Hampshire Clinton'cıların kalesi
ve orada da kaybetseydi 19 Ocak'ta Nevada'daki seçimde ve özellikle de
Demokrat delegelerin yaklaşık yarısının siyah olduğu Güney Carolina'da
26 Ocak'taki oylamada zor günler geçirecekti. 22 eyaletin birden oy
atacağı 'Süper Salı' onun ölüm-kalım tarihi haline gelebilirdi.
Şimdiyse siyaseten vefatın eşiğine geldikten sonra başladığı yere, en
ön sıraya yeniden yerleşti. Herhalde bundan bazı dersler çıkarmıştır.
Clinton'ın alması gereken derslerin başında, yetkinliği
vurgulamanın ve sonu gelmeyen politika önerileri sıralamanın yeterli
olmadığı bulunuyor. Obama'dan şiiri öğrenmesi gerekiyor, tıpkı
Obama'nın da ondan düzyazıyı öğrenmesi gerektiği gibi. Seçmenlere
konuşmamalı, onları dinlemeli. Hepsinden önemlisi, kampanyasını
sakatlayan bir anlayışı bitirmeli; Clinton'ların geçmişte kalmış
insanlar olmadığını göstermeli.
Önündeki sorun sadece Obama'nın onu yakalayabilecek olması değil,
bunun yanında pek çok Amerikalıya ne kadar hizipçi bir siyasetçi
olduğunu hatırlatması. Önseçimleri kazanırsa bu sadece çekirdek
Demokrat çevreler onun yanında yer aldığı için olacaktır. Ama aday
olmak başkan olmak manasına gelmiyor.
En cesur aday McCain
Cumhuriyetçilerin hali daha fena olmalı. Önlerinde daha geniş bir
yelpaze var (hem Iowa hem de New Hampshire'da ikinci olan Mitt Romney'i
de kattığınızda dört aday söz konusu). Demokratlar ne tür bir değişimi
temsil ettikleri konusunda kıvranırken, Cumhuriyetçiler iktidarın
yıpranmışlığını taşıyan taraf. Tüm bunların karşısında McCain'i bir
köşeye koymak için deli olmaları gerek. Çünkü McCain deneyim söz konusu
olduğunda Clinton'ı geride bırakan, cazibesi Obama'yla ölçüşebilen, iki
Demokratın da sergileyemediği siyasi cesareti gösteren ve farazi 'kafa
kafaya anketlerinde' onları alt eden bir isim. Buna karşılık 71
yaşındaki senatör aynı zamanda hızlı tavır değiştirmesi ve göçmen
reformuna yatkınlığı gibi bazı önemli nitelikleri partisini son derece
rahatsız eden biri.
Diğer adayların McCain'in cesaretinden çıkarabileceği çok ders
var. Seçmenler ne yapılması gerektiğini bilemediklerinde, yüzlerini
bunu bilenlere çevirir ki, bu yüzden 2008 cesaretin yılı olacak.
(Başyazı, 10 Ocak 2008)
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

10 bin dolar o kadar uzak olmayabilir